Yazdığımız her mektubu aşağı yukarı böyle bitirirdik... "Bir imzalı fotoğrafınızı rica eder, başarılar dilerim..."
Fotoğrafını istediğimiz kişinin bizim başarı dileklerimize ihtiyaç duyduğundan değil elbette...
Henüz ortaokul sıralarındaydık ve 'Kompozisyon' derslerinden öğrenebildiğimiz kadarı ile, bir mektubu böyle bitirmek gayet uygun
kaçmaktaydı. Muhtemelen aramızdan biri böyle yazmış olduğunu söylemiş, hepimiz onaylamış ve sürekli olarak aynı mektubu yazmaya
başlamıştık. 'Sayın...' kısımları her seferinde değişiyor olmakla birlikte mektubun gerisi, final kısmı dahil hep aynı kalmaktaydı.
Önce bir parça kendimizden bahsediyor, sonra da mektubu yazdığımız kişiyi ne kadar çok sevdiğimizi, ne kadar sıkı takip ettiğimizi
anlatıyorduk. Sinema oyuncusu ise tüm filmlerini, şarkıcı ise tüm plaklarını sayar döker, ne kadar bilgili olduğumuzu göstermeye
çalışırdık. Ve sonra da yazımızın başlığına geçen o meşhur cümleyi etmeden önce de -olur ya- bütün bu yazdıklarımızdan anlamamış
olabilir diye 'yeryüzündeki en büyük hayranı' nın biz olduğunu söylerdik.
Ben ve benim gibiler için 'imzalı fotoğraf' dünyanın en kıymetli şeyiydi o zamanlar. 60' ların ikinci yarısı ve 70' lerin ilk yarısından
bahsediyorum. Mardinliyim ve lise son sınıfa kadar yaz tatilleri dışında hep orada yaşadım. Ben ve arkadaşlarım; bir yandan türlü
zorluklara göğüs gererek kulaklarımızı radyoya dayayıp yeni çıkmış bir Ajda Pekkan ya da Erol Büyükburç şarkısını dinlemeye ve
mümkünse ezberlemeye gayret eder, radyoların istek programlarını 'adımız okunsun' diye mektuplar ve posta kartlarına boğar, pikabı
olan ve yaz tatillerinin birinden, Ankara ya da İstanbul' dan bir kaç 45'likle dönebilmiş şanslı arkadaşlarımızın kapısını
aşındırır, dergilerin 'okur köşesi' bölümlerine mektup üzerine mektup yazıp her konuda 'nadide görüşlerimizi' bildirir ve yayınlanmaları
için heyecanla beklerken, bir de 'imzalı fotoğraf' peşine düşmüş olurduk. Ancak sinemadan (o da birkaç sezon gecikmeli olarak)
ya da 'Ses', 'Diskotek' ve sonraları da 'Hey' dergisinden yüzlerini gördüğümüz ünlülerimizin bir imzalı fotoğrafına sahip olabilmek
için elli takla atardık. Bu yazının konusu da işte bu 'taklalar'...
Kim göndermez?
Bu işe ilk niyetlendiğimiz günlerde, saf saf herkese yazdık. Dergi ve gazetelerin binbir
zorlukla, büyük bir cimrilikle yayınladıkları her adrese yazdık. 'Nişantaşı', 'Etiler', 'Ihlamur Yokuşu', 'Şişli Perihan Sokak',
'Serence Bey Yokuşu' ve benzeri yerleri mesken tutmuş her ünlüye yazdık. Sanki hepsi, herkes burada oturuyordu. Bu saydığım semt
ve sokakları, bir 'hayal ülkesi' kabul ederdik. Hayal üstüne hayal kurar, İstanbul' a gidebileceğimiz ilk fırsatta bütün bu
yerleri göreceğimizi, buralarda saatlerce yürüyeceğimizi ve sevdiğimiz sanatçıların hepsine denk geleceğimizi hatta onlarla belki
de tanışma fırsatı bulacağımızı düşünür dururduk. Benim en çok merak ettiğim yer Nişantaşı, Emlak Caddesi'ydi. Çünkü, neredeyse
taparcasına sevdiğim Hülya Koçyiğit burada otururdu o zamanlar. "Eninde sonunda o sokağa çıkar bunlar da" derdik birbirimize,
"canım bunlar da bizim gibi insan sonuçta, yerler içerler... Mutlaka rastlaşırız bunlarla" deyip, birbirimizi heyecanlandırmaya,
inandırmaya çalışırdık... Bu sokak rastlaşmalarında, eğer mümkün olur da tanışırsak; 'dünyadaki en büyük hayranları'nın 'biz'
olduğuna dair onları inandıracağımızdan çok emindik. Onlar da bundan çok etkilenecek, sevinecek ve belki de -neden olmasın- bir
'coca cola' içmeye davet edeceklerdi bizi. Yalnızca fotoğraflardan bildiğimiz 'coca cola' elbette... Çay kahve bizde de boldu
nasılsa. 'Ses' in çarşaf çarşaf yayınladığı, parlak, siyah beyaz ve kırmızı 'formika' ağırlıklı salon, oturma odalarını
'bir film şeridi' gibi kafamızdan geçirir, o kadife koltuklardan birine günün birinde biz de kurulabiliriz diye umut eder dururduk.
Ama en azından, 'imzalı Fotoğraf' konusunda 'ağzımızın payını' çok çabuk aldık. Öyle mektup yazdınız, "her filminizi seyrettim,
her şarkınızı ezbere bilirim, dünyada benim için bir tek siz varsınız" dediniz diye kimse beş dakikada tav olmuyordu size.
Bu mektupların belki de hiç okunmadığını çok çabuk kavradık. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ajda Pekkan, Ayhan Işık,
Erol Büyükburç gibi 'en ünlüler'den ise hiç ses çıkmazdı. Ajda Pekkan'a, uzun bir süre, neredeyse haftada bir mektup yazmış
olmama rağmen bir 'imzalı fotoğraf'ını edinmeyi beceremedim. Gelmeyeceğini bile bile yazar dururduk yine de... Herkes başka
bir isimde 'ısrar etmiş' olurdu. Kimimiz Türkan Şoray' ı, kimimiz de Ayhan Işık'ı tutturmuş olurdu. Ama aramızdan 'mutlu son'a
ulaşanımızı hatırlamıyorum. Göndermezlerdi işte... Bazen Ajda Pekkan bazen de Türkan Şoray mesela; kimi röpörtajlarında,
bir sekreter tuttuklarını, gelen bütün mektupların cevaplandırılacağını söylerlerdi sözgelimi. Yeni bir umut ve bekleyiş dönemine
girerdik. Hepimiz, şehrin tek caddesi olan '1.Cadde'de sıralanmış babalarımızın iş adreslerini vermiş olurduk bu mektuplarda.
Eğer okuldaysak, çıkışta heyecanla babamıza uğrar bir şey olup olmadığını sorardık. Zaten dükkanda isek de postacıyı heyecanla bekler,
'selam vermesi'ne fırsat vermeksizin "bana bir şey var mı?" diye çullanırdık adamın üzerine. Çoğunlukla olmazdı...
Ama bir de varsa... ahh bir de varsa... bir çırpıda herkes öğrenmiş olurdu... "Biliyor musun, Naim'e Ediz Hun'dan resim gelmiş ya!"
diye herkes hemen bilmiş olurdu. Ediz Hun elbette... Mektupları cevaplandıran ender yıldızlardandı o...
Bana gönderdiği o şahane fotoğrafı -herhalde zarfın tepesine yazdığım 'eliyle' baba adresinden olsa gerek- babam adına imzalanmış
olmasına rağmen, epey bir zaman 'günün kıskanılanı' ben olmuştum. "Ediz Hun'dan resim gelmiş ona" fısıltıları epey bir zaman sürmüştü.
Kim gönderir?
Büyük yıldızlardan hak ettiğimiz muameleyi görmeyen 'bizler', aklımızı başımıza topladıktan sonra,
'hayranlık nutuklarımızı' 'daha az ünlüler' e atmaya başladık. Özellikle 'Ses'in her yıl yaptığı 'yıldız' yarışmasını çok sıkı takip
ederdik. Yalnızca o yıl yarışmayı kazanmış birincilere değil, ikincilere üçüncülere, hatta finalistlere bile yazardık. Çünkü bu,
imzalı fotoğrafa ulaşmanın tam garantili bir yoluydu. Hiç boş çıkmadı... Yarışmayı henüz kazanmış bu gencecik insanların bu tür
taleplere, hayran mektuplarına çok istekli ve meraklı olacaklarını tahmin etmek zor olmamıştı... O 'kuş kadar' aklımızla; sinema
hayatının henüz çok başında olan bu insanların; Bakırköy, Fındıkzade ya da muadili bir yerden 'Nişantaşı-Etiler'e taşınmadan
önceki dönemlerini yakalamamız gerektiğini kavramıştık. O aralar yazarsak sonuç 'banko'ydu... Ama ağır davranmış, yazmayı ihmal
etmiş ve artık onlar da taşınmışlarsa, geçmiş olsundu. 'Taşınmış olanlar'ın fotoğrafları koleksiyonumuzda biraz zor yer alırdı artık.
Bugün hâlâ çok ünlü iki isim olan Tarık Akan ve Aytaç Arman' ın fotoğraflarını böyle ilk dönemlerinde edinmeyi becerdim. Gerçi
Tarık Akan, Bakırköy' den hiçbir zaman taşınmadı. Ama Türkan Şoray-Hülya Koçyiğit-Fatma Girik'in ilk üç filminden sonra
Türk Sineması' nın en önemli 'jön' lerinden biri oldu ve bu da 'imzalı fotoğraf'ına sahip olmayı tamamen imkansız bir hale getirdi.
Ben erken davranmıştım...
Kim mutlaka gönderir?
Bu anlattıklarım büyük ölçüde sinema için geçerli. Müzikte ise hiç öyle olmazdı.
Şarkıcılarımız mutlaka ama mutlaka cevaplardı isteklerimizi. Özellikle gruplar... Mavi Işıklar, Moğollar ve Modern Folk Üçlüsü'ne
her yazışımızda çok uzun bir zaman beklememize gerek kalmaksızın ulaşırdı bize fotoğraflar. Bunların bir bölümüne aralıklı olarak
yazar dururduk. Kimi arkadaşlarımıza 'yeni bir poz' geldiğini duymuş olurduk, ya da imzalarken 'sevgilerimle, saygılarımla' diye
geçiştirmediklerini 'sırf bizim için' yazılmış olan fazladan birkaç satır eklediklerini öğrenmiş olurduk ve bu da yeni bir mektup
yazmaya, yeniden fotoğraf istemeye yeterli olurdu. Kimi zaman fotoğraf imzalarken kullanılan kalemin değişmiş olması bile harekete
geçirirdi bizi. Ünlü ya da ünsüz, her şarkıcı ve grup mektuplara cevap verirdi. Ben; Hümeyra, Mehmet Taneri, Ali Kocatepe, Ayla Dikmen,
Ömür Göksel ve Berkant' ın fotoğraflarını, onlar ünlerinin doruğundayken edindim. Hele Hümeyra...'Olmasa' ile, 'Kördüğüm' ile ortalığı
kırıp geçiriyorken göndermişti o muhteşem gitarlı fotoğrafı ve ben bayram yapmıştım. Derslere daha sıkı asılmış, anne baba hır gürüne
daha kolay katlanmıştım... Her şey, her yer pembeye boyanırdı bir imzalı fotoğraf aldıktan sonra...
Ver elini İstanbul?
Biraz büyüyüp liseye geçtikten ve ailelerimizi razı edip yaz tatillerinde
'halalarımızın-dayılarımızın' yanına geldikten sonra da gazinoların kulis kapılarını mesken tuttuk. Ne matinelerde ne de geceleri
o gazinolara girmemizin imkanı yoktu. Pahalıydı bizim için. Zaten bizi Diyarbakır' dan İstanbul' a tam iki günde getirecek
olan 'Kurtalan Ekspresi' nin bilet parasını biriktirmek için bir yıl boyu yeterince fedakarlık yapmış olurduk... Dergi almamış
olurduk, radyolara daha az istek postalamış olurduk... İstanbul' a kendimizi dar atmış olurduk ve bundan sonrası da hala
ve dayıların insafına kalırdı. Onlardan koparmayı becerdiğimiz birkaç kuruş ancak bir yıl boyu burnumuzda tüten sosisli sandviç
ve kolalara yeterdi.
O gazinolara giremeyince biz de kulis kapılarını keşfeder, kapıda bekleyen ve şimdilerin 'body-fedai' lerinin aksine gayet
mülayim, gayet şeker olan adamlarla ahbaplık kurar; kim geldi kim çıkmak üzere öğrenir ve beklerdik heyecanla...
"Bir imzalı resminizi rica edebilir miyim?" diye atardık kendimizi önlerine. Hiç de nazlanmazlardı... Çantalarından ya da
iç ceplerinden kalem ve bir deste fotoğrafı çıkarır "isminiz?" diye sorarlardı hemen: "Naim efendim, en büyük hayranlarınızdan
biriyim, şu şu şarkılarınıza bayılırım"... Kimi zaman fazladan bir saç okşaması, kimi zaman "yeni 45' liğim şu tarihte çıkıyor"
gibi çok önemli bir bilgiyi ilk ağızdan öğrenmiş olmanın keyfi de yanımıza kâr kalırdı. Yenikapı' da bulunan 'Çakıl' ve 'Gar'
ile Aksaray' da bulunan 'Lunapark' gazinolarının kulis kapılarının önünde yaz boyu nöbetimiz bitmezdi. Gündüzleri elbette...
'Çarşamba kadınlara', 'pazar umuma' matinelerinde biz içerde değil kulis kapılarında olurduk. Herkesin bacağına yapışırdık
o kulis kapılarında. En ünsüz şarkıcıdan 'as solist' e kadar. Ahmet Sezgin' den Göksel Arsoy' a kadar...
Göksel Arsoy elbette; Türk Sineması' nın 'Altın Adam' ı olduğu günlerde epeyce mektup ile edinemediğim fotoğrafını,
sahneye çıktığı dönemde edinebilmiştim. Sinema oyuncuları sahneye geçtiklerinde daha mı mülayim oluyorlardı ne?..
Bunu kullanmamazlık etmezdik elbette... O dönemlerden tam iki ayrı pozunu edinmişim Göksel Arsoy' un...
Şimdilerde durum ne tam bilmiyorum. Eski hızıyla olmasa bile, muhtemelen sürüp duruyordur 'imzalı fotoğraf' istekleri.
Belki hâlâ Mardin ya da Ağrı' daki birine Candan Erçetin ya da Tarkan'ın bir imzalı fotoğrafı çok şey ifade ediyordur.
Günümüzdeki; dergi, gazete, poster ve kanal bolluğunda bile kimileri belki de hâlâ postacının yolunu bekliyordur...
Öyle olmalı... Dünya, hâlâ, aynen dönüyor. Çark aynı çark.Yoksa neden Melike Demirağ'ın o muhteşem şarkısı bu yazıyı
yazdığım saatler boyunca kulaklarımda çınladı durdu? "Uyu yavrum ninni... Uyutayım seni... Renkli menkli sinemaskop,
arajmanla marajmanla avutayım seni"... Melike Demirağ çok haklı... Ama en azından kendi adıma diyebileceğim şu,
bütün bunlarla avunmaktan benim hiçbir zaman şikayetim olmadı...